Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

Türkiye Putin'ini Arıyor

ANIL ÇEÇEN Soğuk savaş sonrasında Atlantik emperyalizminin dünyanın merkezine saldırıya geçmesiyle beraber Türkiye’nin içinde bulunduğu bölge ciddi bir tehlike sürecine girmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu bölgeye gelen Amerikan emperyalizmi üç yüz yıllık bir rüya olan İsrail’in kuruluşunu sağladıktan sonra dünyanın merkezine yerleşmeye başlamış, karşı kutup merkezi olan Sovyetler Birliği’ni izlemek üzere de gizlice Türkiye’ye yerleşmiştir. Soğuk savaş döneminin gergin ortamında sürekli olarak bir Rus ve komünizm korkusu icat edilmiş ve bu korku sürekli pompalanarak Türkiye ile beraber bölgedeki diğer yerlere de yerleşme başlamıştır. Okyanus ötesinde oluşan dünya gücü dünyayı merkezi coğrafyadan yönetmek istediği için yarım yüz yıl içinde merkezi coğrafyanın tam ortasındaki ülke olan Türkiye’ye gizli ve dolaylı yollardan yerleşme girişimleri sürdürülmüştür. Amerikan emperyalizminin bu hazırlıkları baskı döneminin gergin ortamında gizlenmiş, demirperdenin ortadan kalkmasıyla beraber açığa çıkmıştır. Yeni dönemde Türk toplumunun gözleri açılınca ülkemizin yarı sömürge durumuna düşürüldüğü ortaya çıkmış ve yeniden Osmanlı imparatorluğunun çöküş yıllarındaki gibi bir durumun ortaya çıktığı anlaşılmıştır. Böyle bir durumda ikinci bir kurtuluş savaşı ve yeniden Atatürk önderliği zorunlu bir duruma gelmiştir. Ne var ki Türk halkının yıllardır süren umutsuz Atatürk bekleyişine rağmen ikinci bir Mustafa kemal Atatürk siyaset sahnesinde gündeme gelememiştir.                Benzeri bir durum kuzeydeki büyük komşu olan Rusya’da görülmüş ve dünya tarihinin gördüğü en geniş imparatorluk olan Sovyetler Birliği büyük bir çöküş sonrasında ortadan kalkmıştır. Bu ideolojik birliğin kurucusu  ve merkezi gücü olan Rusya federasyonu, büyük çöküş sonrasında iyice zor duruma düşmüş ve beş yıl içinde bir türlü kendine gelememiştir. Rusya’nın şaşkınlık ve güçsüzlük döneminde küçük ülke Çeçenistan bağımsız bir devlet olarak yaşamını sürdürmüş ama Rusya toparlandıktan sonra gene Rus ayısı 1996 tarihinde Çeçenleri ezerek hazar havzasının bu kuzey ülkesini işgal etmiştir. On iki yıldır sürdürülen haksız işgal ile üç yüz bin çeçen insanı katliama uğratılmıştır. ABD Çeçen cumhuriyetini Rusya Federasyonu’nu çözmek için kullanırken, Rusya da bu küçük ülkeyi ezerek kendi içindeki diğer devletlerin federasyondan ayrılma eğilimlerinin önüne geçmiştir. Çeçenleri izleyen Tataristan Cumhuriyetini bazı sınırlı otonomi hakları ile federasyon çatısı altında tutabilmiş ama daha sonra güçlenince eskiden tanıdığı otonomi haklarından da vazgeçmiştir. Rus devletinin merkezi güçlenmesi bağlı bölge ve ülkeler üzerindeki otoritesini yeniden oluşturmuştur.         Rusya’nın toparlanmasında hem büyük devlet yapısının hem de güçlü bir önderliğin rolü olmuştur. Rus çarlığının çökmesi üzerine Moskova merkezli bir ideolojik imparatorluk kurmuş olan Rus devletçiliği Türkiye ile karşılaştırılırsa daha güçlü bir görünüme sahiptir; çünkü çarlık rejiminden ideolojik imparatorluğa geçerken Moskova’daki devlet yapısını korumuştur. Ruslar Moskova’daki devleti değişim sürecinde ayakta tutabilirken, Türkler İstanbul’daki devleti yıkılmaktan kurtaramamışlardır. Osmanlı imparatorluğu batı Avrupa’dan esen milliyetçilik rüzgarları ile balkan ülkelerini elinden kaçırırken, aynı dönemde benzeri bir tehdit ile karşılaşan Rus devleti milliyetçilik cereyanlarının ülkesini parçalamasını önlemek üzere devlet öncülüğünde bir halkçılık akımı örgütlemiştir. Narodnik adı verilen bu devlet halkçılığı ülkenin çeşitli yörelerinde şiddet ve terör hareketlerine dönüştürülünce Rus imparatorluğunda yaşamını sürdüren halk toplulukları milliyetçilik cereyanlarının dışında tutulmuşlardır. Osmanlı imparatorluğunu önce parçalayan ve sonra da dağılmasına neden olan milliyetçilik cereyanları, Rus devletinin akıllıca sürdürdüğü devlet halkçılığı ile önlenmiş ve ülkenin bütünlük içinde kalması sağlanmıştır. Tarihin bin dönemcinde Moskova’daki Rus devleti ayakta tutularak sonraki dönemin koşullarında ideolojik imparatorlukla yola devam edilmiştir. Aynı dönemde Osmanlı imparatorluğu İstanbul’daki gayrimüslim toplulukların batılı emperyal devletlerle olan yakın ilişkileri ve mandacı tutumları yüzünden çökmekten kurtulamamış ve bu yüzden İstanbul’daki devlet yapılanması elden gitmiştir.                İstanbul’daki devletin bitmesine rağmen Anadolu halkının teslim olmayışı, Sevr antlaşmasını yırtarak Kuvayı Milliye mücadelesine girişmesi üzerine tarih sahnesine çıkan Atatürk Türk toplumunu toparlayarak Ankara’da yeniden bir Türk devleti kurmuştur. İstanbul’daki devletin çökmesi nedeniyle Türkler tarihin dönemecini zor dönmüşler, Ruslar gibi merkezi devletin yardımı ile hızlı bir yeniden yapılanmaya yönelememişlerdir. Tarihin dönemecinde ayakta kalan Rus devleti yeni dönemde toparlanarak yola devam ederken, Türkler yitirdikleri imparatorluğun merkezi ülkesinde orta boy bir yeni devleti bu kez Ankara merkezle olarak kuruyorlardı. Bir devletin yıkılması ve yerine yeni bir devletin kurulması uzun zaman alıyor ve Ruslar yirminci yüzyılın başlarında yeniledikleri imparatorlukları ile yola devam ederken, Türkler yitirdikleri imparatorluk yüzünden merkezi topraklarda Avrupa’nın etkisi, bu kıtadaki devlet modeline benzer bir biçimde kendi ulus devletlerini üç kıtanın arasındaki tarihin köprüsü üzerinde kuruyorlardı. Birinci Dünya Savaşı ile çöken Türk devlet yapısı kısa zamanda toparlanamadığı için Türkiye Cumhuriyeti ikinci dünya savaşına girmiyordu.                Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türklerin ve Rusların imparatorlukları aynı dönemde çöküyor, Ruslar Moskova merkezli bir yeniden yapılanma ile tekrar bir farklı imparatorluğa sahip oluyorlar ama Türkler hem imparatorluk arazisini ellerinden kaçırdıkları hem de İstanbul’daki devlet içeriden dış bağlantılı mandacı kadrolarca çökertildiği için yeni bir savaşa daha kalkışmak zorunda kalıyorlardı. Dünya savaşı sonrasında, bütün ülkeler imzalanan barış antlaşmaları ile yeni döneme uygun bir düzene geçerken, Osmanlı imparatorluğunun arka ülkesi olan ama aynı zamanda merkezi topraklarını oluşturan Anadolu yarımadasında Türkler var olabilmek için ikinci bir savaşa daha kalkışıyorlardı. İmparatorluğun elden gitmesi, devletin çökmesi, İstanbul’un teslim olması, Anadolu ve Rumeli halkını etkilemiyor ve bu iki bölgedeki Türk halkı bir ulusal kurtuluş savaşı vererek yeniden dünyanın merkezi topraklarında var olabilmenin koşullarını yaratırken, bu bölgenin Müslüman halkı ayağa kalkıyor, direnerek dağa çıkıyor ve ülkesini korumak üzere kurtuluş savaşına kalkışıyordu. İşte bu aşamada Atatürk tarih sahnesine çıkarak Türk ulusunun haklı kurtuluş savaşında zafere ulaşmasını sağlıyordu.                Rusya’da Troçki’nin hazırlıkları üzerine Lenin devreye girerek sosyalist devrimi gerçekleştiriyor ve doğu bloku olarak SSCB’yi tarih sahnesine çıkarıyordu. Atlantik kıyısında odaklanmış olan Batı emperyalizminin dünyanın merkezi coğrafyası olan Avrasya kıtasına yönelen saldırıyı önleyebilmek için Lenin ve Troçki Sovyet devrimini yaparak güçlü sosyalist imparatorluk ile batılı emperyalistlerin Avrasya bölgesine karşı set çekiyorlardı. Rusların kuzey bölgesine güçlü bir yapılanma ile batı emperyalizminin Avrasya bölgesine girmesine karşı çıkışı üzerine sıra bu bölgenin güney kısmına geliyor ve güney Avrasya’nın merkezi ülkesi olan Türkiye’de benzeri bir biçimde antiemperyalist savaşa yöneliyordu. Sovyet devrimi sonrasında Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkması ve daha sonra 1920 yılında Doğu Halkları Kurultay’ının Bakü’de toplanması bir tesadüf değil aksine tarihin seyri içinde birbirini izleyen önemli gelişmelerdir. Avrasya’nın girişi kuzeyden batılı emperyalistlerin yüzüne kapatılınca sıra güney kapısına gelmiş ve Bakü’de bir araya gelen doğu halkları temsilcileri batılı emperyalistlere karşı direnme kararı alınca direnişin güney cephesini oluşturan Anadolu üzerindeki kurtuluş savaşı da batılı emperyalistlere karşı hızlandırılarak sonuca götürülüyordu. Lenin Moskova’da egemen olduktan sonra Mustafa Kemal de Ankara’da gücü eline geçiriyor, böylece Atlantik kıyısından dünyanın merkezine saldıran batılı emperyalistlere karşı kuzey kapısından sonra güney kapısı da kapanıyordu. Tam bu aşamada Lenin ile Mustafa Kemal arasında mektuplaşmalar oluyor ve sosyalist enternasyonal, Anadolu’daki batı emperyalizmine karşı direnen ve antiemperyalist bir mücadele ile bağımsız bir devlet kuran Kemalist harekete destek oluyordu. Ulusal kurtuluş savaşına bu doğrultuda Karadeniz üzerinden bir Rus yardımı batılı emperyalistlere karşı daha güçlü bir direniş olması için gönderiliyordu. Böylece Atatürk de kendi ülkesini toparlama şansını elde ediyor ve batı emperyalizmine karşı bu bölgenin kuzey ve güney ülkeleri bir antiemperyalist çizgide direnerek işbirliği yapıyorlardı. Lenin enternasyonal toplantısında Kemalist hareketin antiemperyalist olduğu için desteklenmesi gerektiğini söylüyordu.          Yirminci yüzyılın başlarında gerçekleşen Avrasya’nın kuzey ve güney bölgelerindeki batı emperyalizmine karşı direnişin  günümüzde yeniden güncellik kazanması son derece önemlidir. Regan-Gorbaçov görüşmeleri sonrasında gündeme gelen sosyalist imparatorluğun dağılması meselesi büyük bir çöküş ortaya çıkarmış, beş yıllık bir şaşkınlıktan sonra Rus devleti hemen toparlanmıştır. Osmanlı imparatorluğu gibi yıkılmayan ve başkentindeki devlet yapılanmasını koruyan Rus hegemonyası kısa bir zaman dilimi içinde değişen dünyayı kavrayarak toparlanmış ve eskisi gibi bir imparatorluk devleti yapılanması içinde yoluna devam etmiştir. On yıl süre ile eski başkan Yeltsin ile yola devam eden Rus devleti tam iki bin yılına girerken Yeltsin’in çekilmesini sağlamış ve yerine devlet veliahdı olarak yetiştirilen ve doğu Almanya’da büyük tecrübe kazanmış eski bir istihbaratçı olan Putin’in geçmesi sağlanmıştır. Yeltsin döneminde toparlanan Rus devleti Putin’in gelmesi ile atağa kalkmış ve yeni dönemin koşullarında güçlü bir Rusya yaratılabilmesi için ulusal program uygulanmıştır. Büyük çöküş sonrasındaki şaşkınlığını kısa zamanda atlatan Rusya Yeltsin döneminde hızla toparlanarak Putin döneminde atağa kalkmıştır.        Rusya-2010 programı Putin’in işbaşına gelmesiyle beraber eyleme geçirilmiş geleceğin güçlü Rusya’sının yaratılabilmesi doğrultusunda uygulamaya aktarılmıştır. Daniel Vergin’in Türkiye’de de yayınlanan Rusya-2010 kitabına bakıldığında Rusya’nın 2010’da ABD’ye meydan okuyabilecek derecede güçlü bir konuma ve eskisi gibi yeniden bir kutup durumuna gelebilmesi hedeflendiği görülmektedir. Çudo adı verilen ekonomik mucizenin 2010’da Rusya’da gerçekleşmesiyle Rusya ABD kadar güçlü bir düzeye gelecek ve tek kutuplu düzene son verilecektir. Rusya ile beraber Çin ve Hindistan da devreye girecek ve daha sonraları brezilyanın da ortaya çıkmasıyla yeni dünya düzeni çok kutuplu olacaktır. Soğuk savaş döneminden gelme kutup merkezi olma birikimiyle Rusya tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya geçişin öncüsü ve kurucusu olacaktır. Putinin önderliği Rusya’ya böylesine bir atılım yapma ve yeryüzünde yeniden Rusya’yı bir kutup merkezi yapma şansını gündeme getirmiştir.          Büyük çöküş sonrasında kırılmış Rusya prestijini Putin yeniden onarmış ve Rusya’nın bir büyük dünya gücü olarak evrensel alana dönüşünü sağlamıştır. Putinin bu atılımı sağlamasında son zamanlarda kurulmuş olan petrol ve doğalgaz boru hatlarının ve bunların kazandırdığı büyük döviz akışının önemli katkıları bulunmaktadır. Rusya bir fakir ülke olarak girmiş olduğu G-8 ülkeleri arasında önceden Hıristiyan özelliği ile yer alırken on yıl içinde dünyanın en zengin  ülkelerinden biri olarak var olabilmektedir. Boru hatları para matbaası gibi çalışırken Rus devletinin ekonomik zenginliği batılı ülkelerle boy ölçüşecek aşamaya ulaşmıştır. Gazprom ve Lukoil gibi enerji kuruluşları kısa zamanda amerikanın yüz yıllık çok uluslu şirketlerini geride bırakmış, Rus devletinin desteği ile yaratılan Rus burjuvazisi hak ettiği yeri almıştır. Putin çok uluslu şirketlerin temsilcisi olan Yahudi işadamlarını ülkesinden kovarak eski devlet ve parti yöneticilerinden yeni bir Rus milli Burjuvazisi yaratmış ve bunlar büyük Rus devletinin desteğini sağlayarak küresel sermayeyi dengelemiştir. Devlet desteği ile kısa zamanda büyüyen Rus milli burjuvazisi yabancı sermayeyi Rusya’ya sokmamış, kendi pazarından elde ettiği zenginlikle küresel sermaye ile Rusya sınırları dışında dünya pazarlarında rekabete girişmiştir.küresel sermayenin uyguladığı emperyalist hegemonya planına karşı çıkan Rus devleti, küreselci merkezlerin yaptıklarının ve istediklerinin tamamen tersini yaparak ayakta kalmış ve kısa zamanda güçlenerek batılı emperyalistlerle bire bir yarışmıştır.          Putin göreve gelir gelmez Rusya anayasasını ve idari sistemini değiştirmiş, merkezi devleti güçlendirmiş, on sekiz milyon kilometre karelik bir alana yayılmış bulunan Rusya Federasyonu eyaletlerini denetim altına almak için yedi tane Moskova kurmuştur. Yirmi beş eyaleti yedi bölge yönetimi ile sıkı denetimi altına alan Putin Çeçenistanı ezdikten sonra ikinci bir otonomi ya da bağımsızlık macerasına izin vermemek üzere merkezi devleti güçlendirmiştir. Büyüyen ekonomiyi devletin kontrolünde tutabilmek için yeni kamu kurumları kurmuş, devlet otoritesini ülkenin her köşesine eşit koşullarda götürebilmek üzere Rusya devletinin kamu kurumlarını büyüterek yetkilerini genişletmiştir. Küresel şirketlerin önünü açabilmek için devletler demokrasi görünümünde küçültülürken, Rusya tamamen aksini yaparak zaten büyük olan devletini daha da büyütmüş ve böylece çok uluslu küresel sermaye şirketlerine teslim olmamıştır. IMF ve Dünya bankasını ülkesinden kovan Rusya kendi ekonomisine ulusal çıkarları doğrultusunda egemen olmayı bilmiştir.          Putin batılı emperyalist ülkelerden para alan ve bu ülkelerin istihbarat kuruluşlarıyla ortak çalışmalar yürüten sivil toplum örgütlerine izin vermemiş, ülkedeki dernek ve vakıfların çalışmalarını sıkı bir devlet denetimine alarak ülkede yabancı güçlerin cirit atmasını önlemiştir. Yabancı ülkelere ajanlık yapamayan sivil toplum kuruluşları Rus toplumunu bozamamışlar ve alt kimlikleri kışkırtarak bölücülük yapamamışlardır. Sivil toplum kuruluşları görünümünde Rusya’yı karıştıramayan batılı emperyalistler Rusya’daki demokrasiyi yargılamaya kalkışmışlar ama uluslar arası alanlarda Putin bunlara cevap vererek Rusya ile batılı ülkelerin koşullarının farklı olduğunu ve bu nedenle batı tipi bir demokrasinin Rusya’da uygulanamayacağını ifade etmiştir. Dışarıdan para alan devlet denetimi altına alınması Rusya’yı sivil toplumculuk oyunu ile parçalamayı düşünen batılı emperyalistlerin oyunlarını bozmuş, bu nedenle Rusya ile batı dünyası arasındaki gerginlik tırmanmıştır.         Rusya-2010 planı ile ülkesini güçlendiren, dünyanın en zengin ülkelerinden birisi haline getiren, merkezi idareyi güçlendirerek bütün ülkede devlet otoritesini yeniden etkin bir biçimde tesis eden, sivil toplumculuk şamatası ile kendi toplumunun bölünmesine izin vermeyen Putin çağımızın en başarılı devlet adamı olarak öne çıkmaktadır. Dünyayı kendi çiftliğine çevirmek isteyen küresel sermaye ve batılı emperyalist ülkelere karşı çıkan Rus devleti günümüzde Putin sayesinde faşist ve saldırgan ABD yönetimine meydan okuyabilmektedir. Putin Rus devletinin otoritesini yeniden kurarak batı emperyalizminin Rusya’yı teslim almasını önlemiştir. Kısa zamanda toparlanan Rusya eski komünist yapısının çok ötesine giderek yeni kapitalist modeli ile bir dünya hegemonya yarışına kalkışmıştır. Rus devleti yüzlerce yıllık büyük deneyimi ile hem Putin gibi bir devlet adamı çıkarabilmiş hem de Rusya-2010 planı ile ABD emperyalizminin karşısına yeni bir kutup merkezi olarak çıkmıştır.         Türkiye de ise durum Rusya’nın tamamen tersidir. Özal ile ABD’ye teslim olan Türk ekonomisi batı etkisindeki yönlendirmelerle tam bir sömürgeleşme aşamasına gelmiştir. Ekonomik baskı altındaki Türk devleti de artık bağımlı bir yapıdadır. Türkiye bu aşamada yeni bir Atatürk beklemektedir. Yirminci yüzyılın başlarında önce Lenin Rusya’yı toparlamıştı, daha sonra da Atatürk Türkiye’de yeni bir devlet kurmuştu. Şimdi benzeri bir durum yeniden gündeme gelmiştir. Bugün Putin Rusya’yı güçlendirerek batı emperyalizminin karşısına dikmiştir. Türkiye ise her geçen gün daha fazla batının sömürgesi olmaktadır. Rusya Putin ile toparlandığına göre sıra Türkiye’ye gelmiştir. Yeni bir Atatürk gelmediğine göre Türkiye Putin benzeri bir önder bularak onun liderliğinde yeni bir antiemperyalist kurtuluş mücadelesi vermek zorundadır, aksi takdirde içine sürüklenilen sömürgeleşme süreci Türkiye’yi yok edecektir. Eisonhower, Rockafeller ve Fulbright burslularının yönetimi ile sömürgeleştirilen Türkiye kendi Putin’ini iş başına getirerek ikinci bir kuvayı milliye mücadelesi vermeli ve bu yoldan ulusal kurtuluşunu gerçekleştirerek yirmi birinci yüzyılda yoluna devam etmelidir.

Balık tutmayı öğretenleri seçebilmek

YAMAN TÖRÜNER Geleceğin dünyasını bilim, teknoloji ve yenilikler belirleyecek. Gelecekte hangi ülkenin daha zengin olma olasılığının bulunduğu, ülkelerde yapılan icatların sayısıyla belirleniyor. Olası icatların sayısı ise alınan patentlere paralel olarak gerçekleşiyor. Ancak, patent sayısından çok, sıradan olmayan ve uygulanabilir icatlar önem kazanıyor. Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) 2003 yılında 19.701 uygulanabilir patent başvurusu yapılmış.
Bu sayı, Avrupa Birliği'nde (AB) 16.106 ve Japonya'da 13.557. Japonya'yı 839 adetle Güney Kore, 184 adetle Çin ve 108 adetle Tayvan takip ediyor. Türkiye, sıralamaya girememiş. Bu sayılar gösteriyor ki önümüzdeki yıllarda ABD, AB ve Japonya gücünü sürdürecek.
Ama, nüfusa oranlanırsa, Japonya açık ara önde görünüyor. Japonya'da her bir milyon kişinin 106'sı stratejik icat yapabilirken, bu oran ABD'de 68 ve AB'de sadece 34. Sonuçta, icatların yaklaşık yüzde 37'i ABD'de yapılırken, AB üyesi 27 ülkede toplamın yaklaşık yüzde 29'u ve Japonya'da da yüzde 18'i kadar stratejik icat yapılıyor. Çin, şimdilik yeni icatlardan çok, yeni teknolojilerin pazarlanmasından para kazanıyor.

Ar-Ge'ye ayrılan pay çok düşük
2005 yılı itibariyle, ileri teknoloji gerektiren ürünlerin yüzde 15'i Çin'den, yüzde 17'si AB'den ve yüzde 19'u ABD'den yapıldı. Ancak, 1999-2005 yılları arasında, Çin'in ihracatında, bu konuda yüzde 30 büyüme gerçekleşti. Bilgisayar ve ofis makineleri ihracatında Çin'in payı yüzde 28 civarında. Ancak, ilaç konusunda AB, yüzde 46 payla birinciliği kimseye bırakmıyor. ABD'nin ilaçtaki payı da yüzde 22 civarında. Yani, çokuluslu ilaç şirketleri, yatırımlarını bulundukları ülkelerden başka bir yere kaydırmamak niyetindeler.
2006 yılında Türkiye, gayri safi milli hasılasının sadece yüzde 0.57'sini araştırma ve geliştirmeye ayırmış. Bu oran, 2005 yılı itibariyle, İsrail'de yüzde 4.71. Avrupa Birliği'nin geçen ay hazırladığı Bilim, Teknoloji ve Yenilikler (Key Figures 2007 on Science, Technology and Innovation) raporu buna benzer birçok açıklamalar yapıyor.

İnsanları satın almak peşindeler
Gelişmek, balık vermekle değil, balık tutmayı öğretmekle; tuttuğun balığın büyüklüğü ve kaça satabildiğin sayesinde mümkün olabiliyor. Bizim insanımız ise hâlâ kendisine balık tutmayı ve onu satmayı öğreteceklerle değil, kendisine balık verenlerle ilgileniyor.
Politikacılarımız da az gelişmiş ve eğitimsiz insanlarımızı satın almak peşindeler. Onlara para, kömür, çarık, oyuncak vs. verip "oy"unu çalmak istiyorlar. Başta liderler olmak üzere, politikacılar, halkı bilinçlendirir, icat yapmaya yönlendirirlerse, kendilerinin yok olacağını biliyorlar. Seçtikleri milletvekili adayları da kendilerine uygun. Zaten, yabancılar da Türkiye'nin silkinmesini istemiyorlar. Millet çaresiz. Alternatifsiz bırakılmış durumda. Eski, yeni politikacılar beş yıl uğraşıp AKP ve CHP'ye bir alternatif geliştiremediler. Her zaman olduğu gibi, oylar "en az istemediğimiz parti"ye gidecek.
Bize, "balık" verecek değil, "balık tutmayı" öğretecek; hatta, "büyük balık tutmayı" öğretecek; sonra da bunu "satma"yı öğretecek birileri olmalı. Sistem, işte bu alternatifi üretebilmeli.

THIKTANK KURULUŞLARI VE AMERİKA'NIN DIŞ POLİTİKASI

 Yazar Amr Abd ul Atî - Saafonline

Doğu Arap Stratejik ve Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nden Amerikan Dış politika uzmanı siyaset bilimci Amr Abd’ul Atî’nin yazısını Furkan TORLAK çevirdi.
Tink Tank kuruluşları Amerika’nın genel olarak dış politikasını özelde ise Ortadoğu politikasını belirleyen etkin yapılardır. Bağımsız araştırma kuruluşları olarak değerlendirilen bu kurumlar yaklaşık yüz yıldır Amerika’nın dünyayla ilişkilerinin kalıplarını belirliyorlar. Ancak think tank kuruluşlarının işlerini genel olarak medyanın dışında yürütmesi, Amerika’nın dış politikalarını etkileyen diğer kuruluşlardan daha az ilgi odağı olmalarına neden oluyor. Bu nedenle daha çok çıkar çevrelerinin rekabetleri, siyasi grupların manevraları ve hükümetin çeşitli kanatlarının rekabeti daha fazla ilgi çekiyor. Gözlerden nispeten uzak durmasına rağmen think tank kuruluşları ABD’nin dış politika üretimini beş ayrı yoldan etkiliyorlar[1]:

1- Dış politikada yeni düşünceler ve alternatifler üretmeleri:

Tink Tank kuruluşları, dış politika üreticilerinin dünyaya bakış açısına yeni fikirler katmanın yanı sıra Amerika’nın ulusal güvenlik çıkarlarına ilişkin düşüncelerin ve algının değişimini de sağlayabilir. Nitekim bu kurumlar, önceliklerin belirlenmesinde, çalışma takvimlerinin hazırlanmasında, siyasi koalisyonların ve protokollerin oluşturulmasında ve yeni başkanlık seçimlerinde etkili olurlar.

ABD’nin dış politika takviminin çizilmesi konusundaki yönetim değişiklikleri süreci çok güzel örnek teşkil etmektedir. Bu süreçlerde seçimlere aday olanlar birçok önemli aydından kendileri için iç ve dış politikada konum belirlemeleri hususunda danışmanlar ararlar. Nitekim başkan adayları politika uzmanlarıyla görüş alışverişinde bulunur ve seçim kampanyaları sırasında da görüşlerini denerler.

Bunun en belirgin örneği de 1980 yılında düzenlenen seçimler olmuştur. Ronald Reagan hükümeti Heritage Foundation’ın “değişime açık olma” başlıklı programını yönetim çalışma takvimi olarak benimsemiştir. İkinci bir durum ise 1992 yılında yayınlanan rapordur. Uluslar arası Ekonomi Enstitüsü ve Carnegie Uluslar arası Barış Kurumu (Carnegie Endowment For International Peace) tarafından hazırlanan rapor, Ulusal Ekonomi Meclisi’nin kurulmasını öneriyordu. Daha sonra yönetimi ele alan Clinton yönetimi bu öneriyi uygulamaya koydu ve Ulusal Ekonomi Meclisi’ni oluşturdu. Nitekim bu meclis günümüzde de etkinliğini sürdürmektedir.

Tarihi birçok örnek de ABD Dış politikasına yeni düşünceler sağlayarak istisnai fırsatların yaratıldığına şahittir. Örneğin Dış İlişkiler Komisyonu (Foreign Affairs Council), kendisine bağlı “Foreign Affairs” adlı dergide “Sovyetlerin Davranışlarının Gerekçeleri” başlıklı bir yazı yayınlandı. Amerikalı bir diplomat olan George Kennan tarafından yazılan makale ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı izlediği “yumuşama” politikasının oluşumuna yardımcı oldu. Huntigton’un aynı dergide 1993 yılında yayınladığı Medeniyetler Çatışması (The Clash of Civilization) adlı makalesi de ABD’nin soğuk savaş sonrası (Post Cold War Era) dış politikasının belirlenmesi konusundaki tartışmalara katkıda bulundu.

Stratejik ve Uluslar arası Araştırmalar merkezinin (Center For Strategic And International Studies) birçok çalışmasının yanı sıra Heritage Foundation ve Brookings Institution’un da 20. yüzyıldan itibaren birçok çalışmalarıyla uygun stratejilerin belirlenmesi, özellikle de 11 Eylül saldırıları sonrası içeride ve dışarıdaki terör tehditlerine karşı uygun yapılanmalara gidilmesi noktasında katkıları oldu.

2- Hükümette çalışmaya hazır uzman sağlamaları:

Kuruluşlar, hükümet yetkililerine yeni düşünceler sunmanın yanı sıra yeni yönetimlerde ve Kongre’ye bağlı görevli personeli içerisinde hizmet sunmak üzere birçok uzman da sağlarlar. Araştırma merkezlerinin bu hizmeti gerçekten de Amerikan siyaseti açısından oldukça önemlidir. Zira ABD’deki yönetim değişikliği yüzlerce orta düzeydeki görevlinin değişimini beraberinde getirmektedir. Yine bu gibi durumlarda yürütme organlarındaki üst düzey yetkililer de değişir. İşte Tink Tank kuruluşları, başkanların ve bakanların bu açığını kapatırlar.

Nitekim Jimmy Carter’ın 1976’da başkanlık seçimlerini kazanmasının ardından Brookings Enstitüsü’ndeki birçok uzman hükümetin Dış İlişkiler Komisyonu’na girdi. Dört sene sonra Ronald Reagan ise uzman ve danışmanlarını oluşturmak için başka kuruluşları tercih etti. O iki dönem süren başkanlığı boyunca Heritage Foundation, Hoover Institution ve American Enterprise Institution’e mensup 150 uzmandan faydalandı. Şu anki Amerikan Başkanı (oğul Bush) da şu anki ve bir önceki hükümeti döneminde uzman ve danışmanlarını aynı şekilde belirledi.

Tink Tank kuruluşları, yeni yönetime uzmanlar sağlamanın yanı sıra hükümetteki görevlerinden ayrılan kimseler için de elde ettikleri deneyimlerini ve hükümetteki tecrübelerini kullanabilecekleri kuruluşlarda görevler belirliyorlar. Böylelikle aynı kimseler ABD’nin dış politikası çerçevesinde dönen tartışmalar aracılığıyla etkin rol oynamaya devam ediyorlar. Bu da Dış politika noktasında bir tür gayrı resmi yapıyı oluşturuyor. ABD bu yapıyla diğer ülkelerden ayrışarak kendisine özgü ayrı bir güç kaynağını elinde tutuyor.[2]

3- Üst düzeyde tartışma ortamı hazırlamaları:

Tink Tank kuruluşları, Amerika’nın dış politika seçenekleri çerçevesinde bir uzlaşmaya varılamaması durumunda ortak anlayışın geliştirilmesi konusunda da rol oynarlar. Nitekim ABD’nin dış politikasının belirlenmesinde dış politika uzmanları çevresinde güçlü destek bulmayan inisiyatifin devam edebilmesi mümkün değildir. İşte Tink Tank kuruluşları da bu noktada Amerikan yetkililerine parti dışı imkânlar sunarak yeni projeleri ilan etme, o anki politikayı açıklama ve yeni politikaların olası tepkilerinin denenmesi hususunda imkanı sağlarlar. Tink Tank kuruluşları ülkeyi ziyaret eden yabancı kişilere de topluluk önünde konuşma şartları sağlar.

4- ABD vatandaşlarını dünya hakkında bilgilendirmeleri

Tink Tank kuruluşları, sivil Amerikan kültürünün gelişimine de katkıda bulunur. Kuruluşlar Amerikan vatandaşlarını yaşadıkları dünya hakkında bilgilendirir. Nitekim küreselleşme sürecinde kitleler arası iletişim her zamankinden daha önemli hale gelmiştir. Toplumun birbirine daha fazla kenetlenmesi, uluslar arası güçler ve olaylar konusunda Amerikan vatandaşlarını daha fazla etkilemeye başlamış; vatandaşlar iç ve dış politika konusunda daha fazla ilgili tavır takınmıştır.

5- Arabuluculuk ve çatışmaların çözülmesi konusunda resmi çabaları tamamlayıcı imkanlar sağlama:

Tink Tank kuruluşları hassas diyalogları gözetim altına alarak ABD dış politikasında da etkin rol oynarlar. Bu kurumlar kimi zaman anlaşmazlık halinde olan taraflar için üçünü bir taraf sağlarlar. Nitekim Amerikan Barış Enstitüsü (American Peace Institution) Kongre’nin kendisine tanıdığı görev gereği çeşitli pazarlıkları kolaylaştırmıştır. Yine aynı enstitü anlık diplomatik olaylar ve çeşitli krizlerin yönetimi ve çözümü noktasında Amerikalı resmi diplomatlar yetiştirmektedir.

Yine think tank kuruluşları resmi olmayan ancak barışı sağlama konusunda önemli projeler üretebilir. Bu projeler genel olarak çatışma, anlaşmazlık ve karşıtlığın yükseldiği bölgelerde, özellikle de savaş bölgelerinde belirginleşir. Bu çerçevede bazen Amerikan hükümetinin çabalarını tamamlayıcı bazen ise Amerika’nın resmi olarak var olamayacağı yerlerde alternatif inisiyatifler yürütülür.

20. asrın sonlarına doğru Amerikan siyasetine hakim 1200 civarında think tank kuruluşu oluştu. Bu kuruluşlar konuları, finansları ve konumları bakımından birbirlerinden farklıydı.[3] Nitekim bu kuruluşları tasnif etmek istersek[4];

1) Üniversitelere bağlı kuruluşlar: Örneğin Kolombiya Üniversitesi’ne bağlı olan Ortadoğu Araştırmaları Kuruluşu…

2) Amerika’daki iki ana partinin finanse ettiği araştırma kuruluşları: Brookings Institution ve muhafazakar Heritage Foundation gibi Cumhuriyetçilere yakın kuruluşlar buna örnektir.

3) Hükümet organlarına bağlı kuruluşlar: Ulusal Savunma Üniversitesi (Nation Defense University) ve Kongre Araştırmaları Merkezi (Congressional Research Service) gibi…

4) Büyük özel kurumlara bağlı araştırma kuruluşları: Carnegie Uluslar arası Barış kuruluşu (Carnegie Endowment For International Peace) gibi…

5) Klasik dış politika kuruluşları: Örneğin Dış İlişkiler Komisyonu (Council of Foreign Relation) gibi…

6) Uzman kuruluşlar: Amerikan Siyasal Bilimler Derneği (American Political Science Association) gibi…

7) Yahudi lobilerine bağlı kuruluşlar: Amerikan Yahudi Komitesi (American Jewish Committee) ve Amerikan-İsrail Genel İlişkiler Kurulu (American Israel Public Affairs Committee -) gibi…

8) Amerikan hegemonyasına karşı olan çoğu sol oluşumlarla ilişkili kuruluşlar: National Pacifica ve sağ muhalif Lyndon LaRouche gibi…

9) Kilislere, dini kurumlara, çeşitli azınlıklara, siyasetçi ve toplum bilimcilere bağlı diğer kuruluşlar.

Bu kuruluşlardan her birisi kendi aralarında çeşitli ve farklı bölümlere ayrılıyorlar. Yine bu kuruluşlar Amerikan Dış politikasına etki edebilmek için çeşitli strateji ve taktiklere dayanıyorlar. Bunlardan bazıları şöyle[5];

1- Televizyon ve medya kuruluşları: Think tank kuruluşlarına bağlı araştırmacılar düzenli olarak program ve akşam haberlerine çıkarlar. Çeşitli gazeteler de birçok kez bu konuşmaları yayınlar.

2- Toplu konuşma (Public Appearance): Think tank kuruluşlarına bağlı araştırmacılar fiili olarak topluluklara karşı konuşma imkânı bulurlar. Bu üniversitelerde, fakültelerde, seminerlerde, panellerde, çeşitli kuruluşlarda, dışişleri bakanlığının eğitim programlarında olabilir.

3- Karar mekanizmalarına ulaşma (Access to policy maker): Bu kimseler direkt olarak Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki karar mekanizmalarıyla temas kurarlar.

4- Kongre şahitlikleri (Congressional Testimony): Kongre’deki bazı ana yahut özel komisyonlar genel bir konuyu araştırırken o konuya ilişkin think tank kuruluşlarından uzman kimselere başvurur.

5- Danışmanlar Kurulu (Advisory Panels): Think tank kuruluşlarının birçok programını üst düzey danışmanlar yönetir. Bu kimseler genellikle dışarıdan ve genellikle de iş adamları çevrelerinden de çok tanınan kimselerden olur. Bu kimseler kendi çalışmalarına finansın artması için yardımlarda bulunurlar.

6- Kişisel bağlantılar (Personal Contacts): Think tank kuruluşlarındaki uzmanların birçok önemli bağlantısı olur. Bu sadece gazetecilerle bağlantıları değil; hükümet yetkilileri, savunma, dışişleri ve ABD’nin dışarıdaki temsilcileri gibi hükümet kurumlarındaki müdürlerle bağlantıları da kapsar.

7- Hükümet deneyimi (Governmental Experience): Hükümet çevrelerinde bazı kimselerin bu tür kuruluşlarla bağlantıları vardır. Örneğin Bush yönetiminde etkinliği olan Amerikan Savunma Bakanlığı deneyimine sahip Donald Rumsfeld’in ve Paul Wolfowitz gibi kimselerin “American Enterprise Institution” gibi kuruluşlarla ilişkisi vardır.

8- Bilgi sağlanması: Bu kuruluşlar siyasi karar üreticilerine gerekli bilgileri sağlarlar. Nitekim yine aynı kuruluşlar belirli konularda yahut belirli bir ülkeye karşı izlenecek politikada karar mekanizmalarına nitelikli çalışmalar sunarlar. Bu kuruluşlarda çalışan birçok uzman aynı konu da çeşitli alternatifler, taktikler ve stratejiler üreterek karar mekanizmalarının ülkenin hedeflerini gerçekleştirmede daha kapsamlı hareket imkânını sağlarlar.
10 04 2007

Dipnotlar:

[1] Konu hakkında daha fazla bilgi için: Richard Haas, “Think tank kuruluşları ve ABD’nin Dış politikası”, 2002 Kasım: www.Usinfo.state.govjournalsitps1102ijpahass.htm Münzir Süleyman, “Ulusal Güvenlik ülkesi ve Amerikan Karar Üreticileri: Analizler ve kavramsal çerçeve” (El-Mustaqbal Al-Arabi, Sayı: 325, 2006 Mart, s.35)[2] Hem Amerikan hükümetinde hem de think tank kuruluşlarında çalışmış daha fazla isim için: Kasım 2002: www.Usinfo.state.govjournalsitps1102ijpadoor.htm[3] Richard Haas, “Think tank kuruluşları ve ABD’nin Dış politikası” aynı kaynak.[4] Dr. Muhammed Secadibor, “Amerikan Dış politikası ve araştırma kuruluşları”, İran seçmeleri, sayı: 38, Kasım 2003 s.71-72[5] Halid Hamid Tahir Şinkat, “1990-2004 yılları arası ABD’nin BM politikası”, Kahire Ekonomi ve Siyasal Bilimler Fakültesi, 2005, s.173-175

TÜRK MİLLETİ’NE KURULAN BÜYÜK TUZAK

  Geçen yazımızda içinde bulunduğumuz koşulların bizi acilen Millet’in Birliği’ne mahkum ve mecbur ettiğini ifade etmiştik.
Aradan bir ay geçti geçmedi, Millet, birlik için sahaya indi. Örgütsüz ve öndersiz
Türk Milleti’nin önemli bir kısmı ayağa kalktı. İçinde bulunduğu bütün kötü koşullara rağmen.
14 nisan’da Ankara Tandoğan, 29 Nisan’da İstanbul Çağlayan, ardından Manisa, Çanakkale, İzmir ve nice iller, Millet’in görkemli ve uyum içinde yükselen ayak seslerine tanık oldu.
Mitingleri örgütleyenlerin bile düşünemediği muazzam bir kalabalık, hani şair “kurşun sıksan geçmez gece” demiş ya, işte öylesine, Millet, iğne atsan yere düşmez bir biçimde kenetlenmişti.
Millet’in “Ne ABD ne AB, Tam Bağımsız Türkiye” sloganı, milli bir feryat oldu, arş-ı alayı sardı.
Okyanusların ötesindeki sağır sultan (!), bile sıçradı tahtından.
Bu yükselen milli ses ve uzaydan kızıl bir yumak gibi görünen Millet’in Birliği, dostu düşmanı ürküttü.
Hiç kimsenin aklına hayaline gelmeyen bir şey oldu.
Türk Milleti, uyuyan dev, daha doğrusu yarım asırdır uyutulan dev uyanmıştı. Uyanması bir yana, sadece şöyle bir silkinmesi bile dağlara korku saldı.
Herkes, durumdan kendi adına menfaat, parsa ve vazife çıkarma hesabına girişti.

MİLLET, MİTİNG ALANLARINDA “BENİ BİRLEŞTİRİN” DEDİ


Türkiye, sadece miting meydanlarından değil bütün dağı taşı ile günlerden beri inliyor: “BİRLEŞİN!”
Aslında Millet’in asıl isteği geçen yazımızda anlatmaya çalıştığımız gibi, “Millet’i Birleştirin!” idi. Meydanlarda tertip komitesi tarafından dayatılan değil, Milletçe benimsenerek haykırılan bütün sloganlar esasen bu birliğe hizmet ediyordu. Hiç kimse dışarıda bırakılmıyordu. Türbanlılar da. Katılımın profili de bunu göstermektedir.
Millet, yarım asrı aşkın bir zamandan bu yana izlenen gayri milli politika sonucu, öncelikle parçalandığını ve bunun sonucu ekonomik, kültürel, siyasal değerlerinden çok şey kaybettiğini, küçüldüğünü ve içerden ve dışardan bir yok oluş sürecine hızla sürüklendiğini hissetmeye başlamıştır.
Parçalanma, kaybetmekse; birlik kazanmaktır. O halde: Birleş ve kazan!
Millet’in denklemi budur ve oldukça basittir.
İşte o miting meydanlarında bu denklem çözülmüştür.

MİTİNGLER GEÇTİ, TEHLİKE GEÇMEDİ

Mitinglerde milyonların bir yumruk gibi vatan savunmasında buluşması, elbette bizi mutlu etmiştir. Geleceğe daha güvenli bakmamıza neden olmuştur. Artık “sarı laleler”in değil, rengini bayrağımızdan alan kan kırmızısı gelinciklerin devri başlamıştır. Burası elbette güzeldir.
Ancak Millet, örgütsüz ve öndersizdir. O’nun henüz bir Mustafa Kemal’i yoktur.
Emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin ve hatta Millet’in öznel ve nesnel olarak içinde olmakla birlikte, kişisel çıkarlarını Millet’in ali menfaatlerinden üstün tutan profesyonel politikacı ve yöneticilerin en büyük korkusu, Millet’in bir önderlik etrafında bütün olarak birleştirilmesidir. Onların en büyük kabusu budur. Bu nedenle de daha bütün gövdesiyle birleşmeden Millet’in önü kesilmelidir.
Buna bağlı olarak Millet, uluslar arası emperyalist ve kapitalist sistem içinde Türkiye’yi yönetme iddiasında bulunan kuvvetler tarafından çekiştirilmekte ve parçalar haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Bunların ve partilerinin şimdiye kadar bu Millet için, Millet yararına, bir tek yasa çıkardığı, bir yaraya derman olduğu görülmemiştir. Bu partiler, etrafında yukarıdan aşağıya doğru dar halkalar biçiminde oluşan yiyiciler çetesi, iktidarda oldukları süre içinde dünyanın efendisi olma çabasında olan zalimlerin, emperyalistlerin Türkiye’yi sömürme, ülkemizin kaynaklarını yutma, vatanımızı ekonomik ve siyasi alanda ele geçirme çabasına da ses çıkarmamış ve hatta bu çabalarına da TBMM’nde yasalar çıkararak önlerini açmış ve ortak olmuşlardır.
Özellikle son yirmi yılda, kayıplarımızın haddi hesabı yoktur:
En son İzmir ve Mersin Limanı olmak üzere, bütün limanlarımız;
Ülke ekonomisine yön veren, denetleyen bankalarımız;
Petrol şirketlerimiz;
Ülke ekonomisine hiçbir hayrı olmadığı halde, sarsıntılar geçirmemize zaman zaman önemli katkılar (!) sağlayan Borsa;
Gayrımenkul alım satım ve Danışmanlık şirketleri;
Perakende hayatımızın nasıl olacağına karar veren hipemarketler;
İsmini değiştirmekten bile kaçırmadıkları bir cep telefon şirketimiz,
Hepsinden daha elim vahimi gözbebeğimiz stratejik zaafımız, TELEKOM,
(Kanaatimce sadece bunun yabancı unsurlara satılması bile vatana ihanet suçu telakki edilmelidir.)
Artık yabancıların ellerindedir.
Sayabileceğimiz pek çok kaynaklarımızın yanı başında, yüz binlerce şehit vererek düşman işgalinden kurtardığımız, vatan diye bellediğimiz, göz bebeğimiz gibi kıskandığımız, Aşık Veysel’in dediği gibi “sadık yarimiz” toprağımız, sözüm ona Dolar dedikleri kağıt parçası karşılığı elimizden uçup gitmektedir.
Bütün maddi ve manevi değerlerin bileşkesi ve cisimleşmesi olan milli devletimiz, açık ve gizli emperyalist saldırıya inatla ve güçle direnmemizin önlenmesi için, zehirlenmekte ve yok edilmektedir.
İşte Millet’in isyanı tam da buradadır ve bunlaradır. Mitinglerde yüreklerden yükselen, taşıp gelen feryatlar bunlaradır.
Miting alanlarını dolduran milyonlar, kalpakları başlarında, göğüslerinde Atatürk resimleri, ellerinde bir demet isyan gibi süzülen, dalgalanan Türk bayrakları taşıdılar.
Başlardaki kalpak, Kurtuluş Savaşı;
Göğüslerdeki Atatürk resmi, Cumhuriyet;
Gökyüzünden kızıl bir nehir gibi görünen, bir yürek gibi kıpır kıpır dalgalanan ellerdeki bayrak, milli devlettir.
Meydanlarda “BİRLEŞİN!” diye haykıran ise Millet’tir.
Ancak Millet’in “Birleşin!” çağrısı, kasıtlı olarak tahrif edilmiştir. Başta mitingi düzenleyenler bilerek ya da bilmeyerek bu oyuna gelmiştir. “Sağcı partiler, kendi aralarında; solcu partiler, kendi aralarında birleşsin!” diye kürsüden anons edilmiştir.
Bugün geldiğimiz noktada da Millet’e “Bakın, birleşiyoruz” diye seslenerek siyasi platformda, kısacası Millet’in beyninin derinliklerinde, kıvrımlarında dayanılmaz gürültüler kopartmaktadırlar. Onların öncelikli derdi, kişisel menfaatleri ve altlarındaki babalarından miras kalan (!) makam koltuklarıdır.
Millet, “Sağcı partiler kendi arasında; solcu partiler kendi arasında birleşsin!” diye düşünmedi, demedi, bu anlama gelecek bir harekette de bulunmadı, böyle haykırmadı. Bu amaçla da söz konusu mitinglere katılmadı.
Çünkü Millet, sadece sağ duyusuyla, vatanına kasteden düşmanların gücünün büyük, ülkemizin probleminin zorlu olduğunu anlamıştır. Bu küresel düşmanı ancak, Millet’in büyük Birliği alt edebilir. Bölünmüş bir millet, ancak kurulacak yeni ve büyük hain tuzakların kör kuyularında kıvranıp yok olur.

KÖR KUYULARA, HAİN TUZAKLARA DİKKAT!

Tandoğan Mitingi’nden sonra Türkiye’nin ve Dünya’nın zemini kaymıştır. Yer, yerinden oynamıştır.
Emperyalist cephede korku, dağları sarmıştır.
Hesap kitap bozulmuş, yeni satranç masalarında yeni hamleler düşünülmeye başlanmıştır.
Başta Doğan Medya Grubu olmak üzere pek çok kurum ve parti, mitingin raytinginden istifade etmeye, durumdan yeni menfaatler çıkarmaya kalkacaklardı. Aynen de öyle olmuştur.
Şimdiye kadar, Millet’in derdine derman olmayan, ABD ve AB’nin baskısı ile ya da gönüllü olarak hep yabancıların çıkarına yasa çıkaran, AKP’nin yaptığından farklı başkaca da bir şey yapmayan partiler, gruplar, dernekler Millet’in yarattığı bu dalganın üzerinde sörf yapmaya, Millet’i kendi kanallarına sürüklemeye, orada hapsetmeye, mitinglerin “İstiklal-i Tam Türkiye!” özünden sapması için taklalar atmaya başlamışlardır.
TÜSİAD, bile tavır değiştirerek “Ne Şeriat, Ne Darbe!” gibi, ne idüğü belirsiz sloganları öne çıkararak düne kadar hiç değer vermediği Millet’e kendince yön vermeye kalkışmıştır.
Millet ve Millet’in Birliği büyük tehdit altındadır.
Artık, Millet’in bu Birliği hedef tahtasındadır.
Yükselen dalgadan çıkar sağlamak, moda olacaktır. Bu kişiler, gruplar ve partilerin yaratacağı menfaat çatışması, içinde bulunduğumuz koşulların kendiliğinden zorlaması sonucu oluşan ve büyük dip dalgasının da öncüsü olan Milli Birliği, işin başında dağılmanın göbeğine itecektir.
Emperyalistlerin isteği tam da budur.
Emperyalistlerin ve -abartısız söylüyorum-, Millet’le hemhal olmamış bütün parti ve kişilerin esas korkusu, büyük dip dalgasının ülkeyi sarmasıdır. Çünkü bu dip dalgası, önüne ne çıkarsa yutup geçecek, bağımsızlığın engin limanında durulacaktır
Bu mitinglere katılanlar henüz dip dalgası değildir.
Bunlar, öncüdür, öncü.
Dip dalgası, laikliğin ne olduğunu hala net olarak kavramamış, ancak vatan savunmasında ve milli değerlerin korunmasında oldukça hassas olan dağdaki çoban, kırsalda ayağı çarıklı köylü, ovada ürünü para etmeyen çiftçi, işinden edilmiş işçi, işsizler, kahvehanelere sıkıştırılmış milyonlar, gençler, üniversiteliler; Orhan Kemallerin, Yakup Kadrilerin romanlarından fırlayacak on milyonlar; memleketi ve Millet’i kişisel çıkarları uğruna bölüp parçalamış neredeyse bütün partilerin vatansever tabanları ve hele hele şehitlerimizin hepsidir. Sıra bunlardadır. Bekleyin! Göreceksiniz!
Emperyalistlerin ve AKP gibi Millet’in ağzından çıkacak sese kulağını değil, zalime sırtını dayamış partilerin esas korkusu bu dip dalgasıdır.
Bu dip dalgası, Türkiye’de siyaset yapma iddiası ile Millet’i emperyalistlerin rahatça yutması için bölüp parçalamış bütün partileri ve yöneticilerini süpürüp yutacaktır.
El mi yaman bey mi yaman o zaman görülecektir.
“İşte Millet’in Birliği, bu nedenle tehlikelidir.”
“Bu birlik, hemen yok edilmelidir.”
“Sağcı partiler birleşsin, solcu partiler birleşsin! Aman ha sakın Türk Milleti birleşmesin!”
İşte tuzak buradadır.
Milletin Birliği, behemehal önlenmelidir.
Millet, parçalanmalıdır.
Sağcılar, solcular; laikler, anti-laikler; türbanlılar, türbansızlar; aleviler, sünniler; tarikatlar, cemaatler; Kürtler, Türkler vb….. Sağcı(!)lar kendi içinde; solcu(!)lar kendi içinde; herkes kendi içinde bin parçaya bölünmelidir. Çıkarcılık, bencillik, ahlaki çöküş, bu bölünmenin toplumsal temeli olarak zaten memleket sathında uzun zamandan bu yana yaratılmıştır.
Bu parçalamada herkese ödülü verilecektir. Herkes, cehennem ateşinden cürmü kadar pay alacaktır.
TUZAK BUDUR!
Tuzağın en büyük araçları da önümüzdeki seçimlerdir.
O halde Millet’in Birliği, seçim sandıklarına gömülmelidir.

TUZAĞA CEVAP: YİNE MİLLET’İN BİRLİĞİ

Maalesef bugün dayatılan seçimlerde Millet’in gönül huzuru içinde oy verebileceği, “Oyum, anamın ak sütü gibi helal olsun!” diyebileceği ve önüne Bütün Milletin Partisi olmak görevini koymuş bir parti görünmemektedir. Miting alanlarında istenen ve gerçekleşen milletin çelikten birliği, sandıkta maalesef ifadesini bulamayacaktır.
Bu nedenle, öncelikle Amerikancı, Avrupa Birlikçisi ve mandacı partiler ve başta da AKP olmak üzere, bu seçimlerde tecrit edilmelidir. Seçimlerin millet açısından en az zararla kurtarılması, tabii ki mümkün olduğu takdirde de bugünden daha iyi koşullarda sonuç vermesi için gayret gösterilmelidir.
Bütün Türkiye sathında gerçekleşen, mitingleri düzenleyenleri bile ürküten Millet’in çelikten Birliği’nin sürekliliğini sağlayacak büyük bir Millet Partisi’nin en kısa zamanda inşasına başlanmalıdır.
Milli kayıplar, emperyalist saldırı, maddi ve manevi çöküntü ancak denklemin doğru kurulmasıyla sona erdirilebilir. Kayıplar, milli kazanca çevrilebilir.
Parçalanma, kaybetmek; birleşme kazanmaktır!
Soyut bir birleşmekten söz etmiyoruz. BÜTÜN VATAN SATHINDA, her alanda ve her araçla EMPERYALİZME KARŞI MİLLİ BİRLİK!
O halde önümüzdeki görev, ABD, İsrail ve AB’nin doğrudan ya da işbirlikçileri vasıtası ile Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde ülkemizi parçalama, vatan savunma hattımızı çökertme, milli devletimizi yok etme sürecine karşı, bütün Millet’in nesnel birliğini sağlamakta ve mitinglerdeki sonsuz coşkuyu kayıplarımızı geri kazanmakta, yoksulluğu yenmek için ülkeyi yeniden inşa etmekte, milli devleti milletçi bir çizgide güçlendirmekte yatmaktadır.
05.05.2007





 "Bu kitap, Cumhuriyet'imizin 75. Yılı'nda büyük devrimci, milliyetçi ve halkçı MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'e; bağımsızlık ve özgürlük için ölümü göze alan cesur ve kahraman Türkiye Halkı'na ve yüreğini ölümüne kadar bir kalpak gibi göğsünde taşıyan kuvvayı milliyeci dostum Mehmet ACAR'a adanmıştır."

ÖNSÖZ


Güzel yurdumuz Türkiye başta olmak üzere ezilenlerin ve yoksulların dünyası, mazlum milletlerin kurtuluş yolunu yeniden ve sonsuza kadar aydınlatması için DOĞU'dan yükselecek olan GÜNEŞ'i sabırsızlıkla bekliyor! 1900'lü yıllardan bu yana belki de ilk kez ulusal değer ve bilinç bu kadar yoğun biçimde kuşatma ve baskı altında tutuluyor. Ulusal ekonomi ve ulus-devletler de bu kuşatma ve baskıdan nasibini almış durumda. Zaten bu nedenle tarihimizde ilk kez bunca azgın bir özelleştirme saldırısına muhatap olmuş bulunuyoruz. 1919'larda egemenliği eline almak için silaha sarılan Anadolu Halkı, aradan geçen 80 yıl içinde inişli ve çıkışlı bir maceradan sonra içinde bulunduğumuz koşullara sürüldü. Açlık, işsizlik, üretimde azalma, tarım ve sanayiide çöküş, sosyal ve psikolojik olarak yaşanan travmalar, bizi karamsarlığın göbeğine itti. Millet fakr u zaruret içindedir. Kafalar karışıktır. Bu ortamda karamsarlık bulutlarını dağıtacak, emperyalist kuşatmayı yarıp baskıyı ortadan kaldıracak bir çıkışa ihtiyacımız var. Aynen 1919'larda olduğu gibi... Yani mazlum milletlerin cesur öncüsü Mustafa Kemal'e ihtiyacımız var! İşte bu kitap, bu gün içinden çıkamadığımız kör kuyulardan bizi alıp yeniden bağımsızlık ve özgürlük diyarına; alnı açık başı dik yurttaşlar arasına taşıyacak olan ve her zamankinden daha çok yanımızda görmek, duymak, hissetmek istediğimiz Mustafa Kemal'e ve O'nun milli, devrimci ve halkçı ilkelerine ihtiyacımızı ortaya koymaktadır. Bu kitap, nasıl bir Mustafa Kemal Atatürk? sorusunu "Mustafa Kemal'e ve bağımsızlığa saldırının dayanılmaz hafifliğini yaşadığımız günlerde" yanıtlamaya çalışmıştır. Bu kitap, bazı çevreler tarafından gökyüzünde beyaz bulutların üstünde tutulmaya zorlanan, etliye sütlüye, halkın günlük sorunlarına karıştırılmayan ve soyut ilkelerden oluşmuş, zamandan ve mekandan bağımsız bir Atatürkçülük/Kemalizm yerine, ezilen ve horlanan, açlık çeken ve işsizlikten kıvranan, tarlası tapanı elinden kuş gibi uçan, tarımı ve sanayii çöken ve daha dün kapımızdan kovduğumuz emperyalistlere bugün 70 sent için avuç açan bir milletin bütün sorunlarına devrimci, milliyetçi, halkçı çözüm yolları arayan, bulan; tarihine yakışan ve gerçekle çakışan bir Kemalizm önermektedir. Bu kitap, 1990'lı yıllarda Mustafa Kemal'in saldırıya uğradığı koşullardan günümüze kadar gelinen sürecin bir mücadele belgeselidir ayrıca. Bu kitap, 1995-1998 yılları arasında Mersin'de KATILIM Gazetesi'nde "Bağımsızlık Rüzgarı" köşesinde; " İLKE, MERSİN İLKE ve KUVAYI MİLLİYE Gazetesi'nde "Çoban Ateşi" adlı köşede, KENT Dergisi'nde, ulusal sınırlar içinde çıkan MK (Mustafa Kemal) Dergisi ve CUMHURİYET Gazetesi'nde yayımlanan yazılardan ibarettir. Hayat bilindiği gibi önü ileriye doğru açık olsa da küçük küçük geri dönüş ve sık yaşanan tekrarlardan oluşmaktadır. Bu nedenle içinde bulunduğumuz koşullar aynı kaldığı sürece yazılardaki tekrarlara rastlamak söz konusu olacaktır. Yazar, tekrarları okurken sıkılmak yerine var olan ve yinelenen sıkıntıları ortadan kaldırmak için mücadele etmeyi daha sağlıklı bulduğunu belirtir. Yazar, Kemalizm ve Türkiye düşmanı güçlere karşı Mersin'de yürütülen bu ideolojik ve siyasi mücadele sonucunda, sadece Türkiye ve halkına değil Yeni Dünya Düzeni'nin tehdidi altında açlık içinde yaşayan bütün mazlum milletlere ve ulus-devletlere doğru yolu göstermede devrimci anti-emperyalist Mustafa Kemal Atatürk'ün bugün de ne kadar gerekli olduğunu daha da net kavramıştır. Bağımsızlık ve özgürlük içinde yaşamak isteyen milletlerin Mustafa Kemal'e ihtiyacı var... Bizim de!... Bu kitap, kör ve karanlık uykulardan Mustafa Kemal'e uyanmanın zamanının geldiğini ve hatta geçtiğini ortaya koymaya çalışmaktadır. Ulusal sanayiciden çiftçiye; işçiden memura; işsizden aydına kadar herkesin görevi bu gün; MUSTAFA KEMAL'E UYANMAK'tır.... Ocak 1999 - MERSİN

5.00 YTL İSTEME KARŞILIĞI ADRESE GÖNDERİLİR.İSTEME ADRES VE TELEFON:

Mesudiye Mah.Hastane Cd.5105 Sk.Gül Apt.Kat:3/7 Mersin Telefon:0324 336 3910


Hawking'in "sondan başa" giden evren kavrayışı


 
 
 


Nıvart TAŞÇI

İlk ortaya atıldığı zamandan itibaren Katolik Kilisesi'nin İncil ile tutarlılık gösterdiğini beyan ettiği Büyük Patlama Kuramı, yüzyılımıza damgasını vuran en önemli fizik kuramlarından biri. Evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce, tüm maddenin tek bir noktada yoğunlaşan bir "tekillikten" doğduğunu, bu andan önce zaman, uzay ve maddeye dair hiçbir şeyin var olmadığını söyleyen Büyük Patlama Kuramı'nın önemli destekçilerinden Stephen Hawking ve CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Kuruluşu) fizikçilerinden Thomas Hertog, evreni kavrayışımıza ilişkin yeni bir yaklaşım sundular.


İlk ortaya atıldığı zamandan itibaren Katolik Kilisesi'nin İncil ile tutarlılık gösterdiğini beyan ettiği Büyük Patlama Kuramı, yüzyılımıza damgasını vuran en önemli fizik kuramlarından biri. Evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce, tüm maddenin tek bir noktada yoğunlaşan bir "tekillikten" doğduğunu, bu andan önce zaman, uzay ve maddeye dair hiçbir şeyin var olmadığını söyleyen Büyük Patlama Kuramı'nın önemli destekçilerinden Stephen Hawking ve CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Kuruluşu) fizikçilerinden Thomas Hertog, evreni kavrayışımıza ilişkin yeni bir yaklaşım sundular.
Son 50 yılda onlarca manipülasyona uğrayan ve sayısız alternatifle karşılaşan kuramın gözlemsel verilere uygunluğunun sağlanması, kozmolojinin deneysel verileri dışlayan matematiksel hesaplamalarına yeni sabitlerin eklemlenmesi ve gözlemsel olanı teoriye uydurmaya yönelik yaratıcı senaryoların geliştirilmesiyle mümkün oldu (örneğin Büyük Patlama sonrası galaksilerin büyüyecek zamanlarının olması, ancak gözle görünenden çok daha fazla madde ve kütle çekimiyle mümkündü; karanlık ve soğuk görünmez maddenin -karanlık madde- yolu böylece açıldı).
Evrenin bir başlangıca ve muhtemel bir sona sahip olduğu ilkesinin ve bunu destekleyen hesaplamaların temelinde Einstein'ın "Genel Görelilik Kuramı'nın" mutlak gerçeklik olarak alınmasının yattığı, diğer yandan Büyük Patlama anında genel göreliliğin geçersizleştiği ve bilinen tüm fizik yasalarının uygulanabilir olmaktan çıktığı düşünülürse; patlama anı hakkında hiçbir şey söylenemez. Buradan yola çıkan Hawking ve Hertog, Büyük Patlama'nın sonuç koşullarından yani günümüzdeki gözlenebilir, üç boyutlu ve yassı evrenden yola çıkarak başlangıca doğru, sondan başa doğru gidilerek evreni çözümlemenin mümkün olacağını belirttiler.
İddialarının zemininiyse 1980'li yılların ortalarında John Schwarz ve Michael Green tarafından ortaya atılan "Sicim Kuramı" ve bununla ilişkili "Paralel Evrenler" Teorisi oluşturuyor. Bu kuramın ortaya çıkış nedeniyse, mikrokozmos ve makrokozmos düzeyindeki tüm kuvvetleri içerecek (elektromanyetik kuvvet; atom çekirdeğini bir arada tutan güçlü kuvvet; radyoaktif bozunma sırasında kararsız atom dönüşümünde kendini gösteren zayıf kuvvet; kütle çekim kuvveti) ve Hawking'in deyimiyle "Tamamlandığında Tanrının evren formülüne ulaşılmış olunacağı ve bu noktanın insan aklının nihai zaferi" (!) olarak tanımlanan "Her Şeyin Teorisi" hesaplamalarındaki bazı açmazlarda yatıyor. Hesaplanan denklemler kütle çekimini içeremediğinden ve atom altı parçacıklarla ilgili sonsuz ve anlamsız değerler verdiğinden, denklemlerde sonsuz küçük parçacıklar olarak ele alınan atom altı parçacıklar nokta şeklinden çıkarılıp, iplik (sicim) haline sokulduğunda, sorun hallolmuş gözüküyordu. Çok küçük uzamış cisimlerden ve bu yapıların sürekli titreşimlerinden doğan değişik nitelikteki parçacıklardan oluşan uzay-zaman fikrini geliştiren Hawking, aşırı gerilim nedeniyle kendi içine büküldükleri varsayılan bu cisimlerin kütle çekimine sahip oldukları noktasından hareketle "Kütle Çekimin Kuvantumu" teorisini geliştirdi. Yalnız bir sorun daha vardı; tek bir evren fikri, hesaplamalara uygunluk göstermediğinden, evrende 11 boyut bulunduğunu belirtti. Büyük Patlama'nın ardından zaman boyutu ile üç uzaysal boyut (uzunluk, genişlik ve yükseklik) kozmik büyüklüğe ulaşırken, kalan 7 boyut sicim kadar bir alanı kaplayacak şekilde, kendi üzerine sarılı olarak kaldı. Evrenin her noktasında böyle 7 boyutlu yumakların olduğunu ileri süren Hawking'in Paralel Evrenler varsayımının kaynağı da anlam kazanmış oluyor.
Science et Avenir dergisinin 23 Temmuz sayısında yer verilen haberde, Hawking ve Hertog'un, Büyük Patlama'nın ilk saniyeleri sürecinde tüm bu alternatif evrenlerin bir arada var olabileceğini düşündükleri belirtiliyor. Bu bağlamda evren, tüm bu olası dünyaların "üst üste binmesi" -superposition- durumunda bulunacak ve bugünkü evren, söz konusu olasılıkların bir kısmının toplamından oluşmuş olacaktır. Hawking ve Hertog, teorilerine isim bile vermişler: "Top-Dawn"(yukarıdan aşağıya). Kuramın ismi, fizik yasalarının dayandığı belli bir bütünsel zemin aramak yerine, bugün görünür olandan yani en tepeden başlayarak "aşağıya" doğru gitmenin, olasılıkların başlangıçtaki bütünün ne olduğunu incelemede daha makul bir yol olduğu düşüncesini yansıtıyor. Hertog'un ifadesiyle "Şimdi, geçmişini 'seçiyor'…"

Kaynak makale:bilimvegelecek.com.tr

haber siteleri

vatan postası
haberin gerçek merkezi...tıklayınız
                       

(AHLAKSIZLIKTA) SINIR TANIMAYAN GAZETECİLER

Yazar José Manzaneda*     

18 06 2007

Sınır Tanımayan Gazeteciler (STG); güya basın ve ifade özgürlüğünü korumayı kendine amaç edinmiş, Fransa merkezli bir Sivil Toplum Örgütü. Basın özgürlüğü; bu kavram, küresel iletişim tekelleri patronlarının prizmasından bakılınca anlaşılabiliyor sadece.*Cubainformación.tvŞİMDİ AKP MİLLETVEKİLİ ADAYI, "SOLCU", "BİLİM ADAMI" ZAFER ÜSKÜL DE BİR ZAMANLAR "SEÇİLMİŞLERİ İZLEME" SİVİL-TOPLUMCULUĞUNA GİRİŞTİRTTİRİLMİŞTİ! (VP) Sınır tanımayan gazetecilerin yıllık bütçesi 4 milyon doların üzerindedir. Benzer bir bütçe ile basın özgürlüğü ve basın çalışanları için ne büyük işler yapılabileceğini hayal edebiliyoruz. Örneğin, Telecinco kameramanı Jose Couso ve Irak’ta düzinelerce gazeteciyi öldüren ABD askerlerinin yargılanması için bir kampanya düzenlenebilir. Ne yazık ki Couso ailesi STG’yi açıkça Jose’nin katillerini aklamakla suçladı; hem de bunu inanılması güç ama, Jose’nin öldürüldüğü operasyonu yöneten askerin bir arkadaşından alınan bilgilere dayandırarak oluşturdukları bir haberle, etik dışına taşarak, yapmıştı STG. Veya yasadışı Guantanamo kampında üç yıldır suçsuz bir şekilde tutulan El-Cezire çalışanı Sudanlı gazeteci Sami al Hajj’ın özgürlüğü için bir kampanya da düzenleyebilirlerdi, ama bu konu hakkında Sınır Tanımayan Gazeteciler ağızlarını açıp yarım kelime bile söylemediler. Tabii ki STG bu bütçeyi kullanarak çok kolay bir şekilde, 1982’den beri ABD de ölüm koridorunda bekletilen Afroamerikan gazeteci Mumia Abu Jamal’ın hayatı için de bir kampanya düzenleyebilirlerdi fakat bunu da yapmadılar. Ve bir kampanya da Şili’de tutuklu bulunan gazeteci Pedro Cayuqueo için yapılabilirdi, bunu da yapmayı istemediler ve son olarak, 1999’da NATO bombalarıyla öldürülen Yugoslavya televizyonu çalışanı 16 gazeteci anısına bir şeyler yapabilirlerdi ama STG bu olaydan yıllık raporlarında bile söz etmediler.

STG dünya genelinde medya organlarının birkaç milyonerin elinde toplanmasına karşı kampanyalar yapacak mı? Sınır tanımayan gazeteciler örgütü gazetecilerin kötü sözleşmeleri ve çalışma şartları karşısında bir şeyler geliştirecek mi? Veya bilgi iletişiminin %90’ının sadece altı ABD ve Avrupa menşeli ajansın elinde bulunmasına karşı bir şeyler yapacak mı?

Hayır, saf olmayalım.

Bu Sınır Tanımayan Satılmışlar kendilerini başka bir şeye adamışlar: Küba’da sözde gazetecilik yapan ve aslında adada ABD çıkarlarının hizmetinde olan, Küba’daki ofisini Kuzey Amerikanın Havana’daki diplomatik delegasyonu gibi kullanan, Bush tarafından parası ödenen ve Küba’da turizmi yok etmeyi amaçlayan kampanyalara imza atan ve bunu yaparken Che'nin aşağılanmış ve şeytana benzetilmiş imajlarını (figürlerini) kullanan, ve Venezüella’nın anayasal başkan Hugo Chavez’e karşı girişilen darbelerin organizatörü olan medyatik büyük şirketlerin paravanı olan sözde gazetecileri finanse etmek gibi.

Peki STG’yi kim finanse ediyor?

STG, Fransa devleti ve Avrupa Birliği dışında, ABD’nin saldırgan politikasını ABD çıkarlarına ters herhangi bir politika karşısında savunmayı amaç edinen Demokrasi için Ulusal Girişim (Fundación Nacional para la Democracia) adı altındaki klasik bir CIA paravanından büyük fonlar alıyor.

Aynı zamanda Serge Dassault gibi Fransız silah fabrikatörleri ve kayıp füze satıcısı Jean-Guy Lagardère tarafından da finanse ediliyor. STG aynı zamanda, Vivendi Universal gibi dünyanın büyük medya tekellerinin ve Francés François Pinault gibi büyük editörler tarafından da finanse ediliyor.

Peki STG’nin Bush ve bazı AB ülkeleri haricinde fikir babaları kimlerdir?

Bir yanda Latin Amerika’nın büyük iletişim medyası patronları tarafından kurulan ve bölgedeki, Küba, Venezüella ve Bolivya gibi bütün halk hareketlenmelerinin düşmanı olan la Sociedad İnteramericana de Prensa (SİP) basın topluluğu var. Diğer tarafta, Küba kökenli CIA ajanı Frank Calzón tarafından yönlendirilen "Freedom House” (özgürlük evi) çağrısı, Vietnam savaşından eski deniz yüzbaşısı ve Telepizza kanalının eski sahibi Leopoldo Fernández Pujals gibi Miami’deki Küba mafyasının desteklenen üyeleri ve Küba devriminin imaj ve prestijine karşı herhangi bir inisiyatife yapılan Yankee hükümetinin ekonomik yardımlarının yöneticisi Nancy Crespo gibiler var.

Kanadalı gazeteci Jean-Guy Allard, ABD’li gazeteci Diana Barahona veya Fransız gazeteci Salim Lamrani’nin araştırmaları çarpıcı birer örnektir: "STG, ekonomik ve politik açıdan, dünyada basın özgürlüğünün en büyük baskılayıcıları olan büyük iletişim tekellerine ve başta ABD olmak üzere batılı devletlere bağlı bir örgütlenmedir." Bu sivil toplum örgütünün, basın özgürlüğünün en çok nerelerde sindirildiğine dair teşhisleriyle Beyaz Saray çalışanlarının bu konudaki tespitlerinin aynı noktada buluşması bir tesadüf değil.

Sınır Tanımayan Gazeteciler, yani "utanması olmayan gazeteciler", basın özgürlüğünü savunmuyorlar; tersine şirket özgürlüğünü savunuyorlar, yani bugün -sermayenin durdurulamaz küreselleşmesi sayesinde- medyatik, ekonomik ve politik güç merkezlerini kontrol eden küresel kapitalizmin özgürlüğünü savunuyorlar.

Özetle söylemek gerekirse, sermaye de kendi Sivil Toplum Örgütlerini kuruyor ve (ahlaksızlıkta) sınır tanımayan gazeteciler bu örgütlerden birisi.

[İspanyolca orijinalinden Ercan Bayraz tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]
 

EMPERYALİZMİN "DOĞU PLANI" YENİDEN GÜNDEMDE

Yazar Kuvayi Milliye Dergisi  20 02 2007(Kuvayi Milliye Dergisi'nin Ocak-Şubat 2000 tarihli 20. sayısından)undefined

Emperyalizm 100 yıldır bir türlü uygulayamadığı “doğu planı”nı yeniden yürürlüğe koyuyor...

Yatırımlar, savunma dahil tümüyle sanayi, tarım, endüstri, iç ve dış ticaret, finans, bankacılık, tümüyle ekonomi, iç ve dış politika uluslararası finans-kapitalin %100 denetim ve kontrolüne devrediliyor...SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı ve tümüyle Sosyal Güvenlik sistemi tasfiye ediliyor. Sendikasız, kooperatifsiz ve örgütsüz bir toplum yaratılmak isteniyor...Tarımımız, hayvancılığımız ve ormanlarımız yokediliyor. Köylü üreticilerimiz şehirlere göçe zorlanıyor. İşsizlik, pahalılıkla yarışıyor. GAP, Amerikan ve İsrail şirketlerine peşkeş çekiliyor. İsrail’in üç katı büyüklüğündeki Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği İsrail’e devrediliyor...Cumhuriyet Orduları, mahkemeleri ve diğer kurumları tasfiye edilmek, Sevr hortlatılmak, isteniyor. Emperyalizmin emrinde “Profesyonel Ordu”, “Uluslararası Özel Mahkeme”, “Çok Hukuklu”, “Çok Kültürlü”, “Mozayık” Kentler - Bölgeler Federasyonu geliyor.Onlar ‘görev’lerini yapıyorlar! Peki ya biz!Biz ne yapıyoruz? Yoksa ‘biz’ de mi ‘görevli’yiz?... İlk kez 1972 yılında çıkarmayı planladığımız Kuvayı Milliye Dergisi’ni 1992 yılında bir kez daha denedik. Olmadı.Nihayet 1996 yılının Aralık ayında, 24 yıl sonra amacımıza ulaştık. “Halk Konseyleri Kurucu Meclisi Oluşturmak Üzere Halk Örgütleri Kurultayı” önerisini çığlık çığlığa gündeme getirerek yayına başladı Kuvayı Milliye. İlk sayıdan itibaren; “Ne özelleştirme! Ne Globalleşme! Ne de Bürokratik KİT’lenme! Özerk-Demokratik Reorganizasyon ve KUVAYI MİLLİYE” programını sunmaya başladık.Kentteki demokratik kitle-meslek örgütleri temsilcileri, mahallelerden başlayarak, işçi, küçük üretici ve esnaf temsilcileri, kamu çalışanları temsilcileri, Cumhuriyet(çi) Kurumları temsilcileri an geçirmeksizin Kent Kuvayı Milliye Meclisleri’nde biraraya gelsinler, yerel sorunlardan başlayarak, cumhuriyetimizi koruyup geliştirmek için ne gerekiyorsa yapsınlar dedik. Tüm bu yerel meclisler, halkımızın ve ülkemizin tamamını temsil etmek üzere ulusal bazda Türkiye Kuvayı Milliye Meclisi’ni oluşturup, ekonomik ve sosyal adalet temelinde yeni bir anayasa, seçim sistemi, partiler, sendikalar, kooperatifler ve dernekler yasası çıkarmak üzere bir Kurucu Meclis gibi çalışsın dedik. Gerekçemiz: Bu meclis ve bu partiler, bu anayasaya göre bile münfesihtirler. Kuvayı milliyeyi hakim, iradeyi milliyeyi gerçek kılacak bir yapılanmaya gidilmezse, Cumhuriyetimiz dağılma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir... Bunun için, 1997 yılı 19 Mayıs günü 1. Kuvayı Milliye Kurultayı’nı topladık...1997 yılı Aralık ayı sonu ile 1998 yılı Şubat ayı boyunca demiryollarının özelleştirilmemesi, geliştirilmesi için, Akhan Hilmi Çamurdan ile birlikte Edirne’den Adana’ya kadar yürüdük. 1998 yılı başında, Turgutlu Kuvayı Milliye Temsilciliği ve CHP İlçe örgütünün düzenlediği ve Prof. Anıl Çeçen’in ve benim konuşmacı olarak katıldığımız seminerde Türkiye’nin içinde bulunduğu durum dile getirildi ve yöredeki ulusalcı küçük sanayici ve esnafla birlikte Türkiye çapında bir ULUSAL SANAYİCİ VE İŞADAMLARI DERNEĞİ kurulması için Kuvayı Milliye Dergisi öncülüğünde çalışma başlatılmasına karar verildi. Derginin yürüttüğü yoğun çalşmalar sonucu bu dernek bugün Sayın Kemal Özden’in genel başkanlığında kuruldu ve faaliyetlerini sürdürüyor.Birçok panel, söyleşi, konferans düzenlenmesine öncülük eden dergimiz, kitap basım ve dağıtımına da başlamıştır. Bölge temsilcilikleri ile yerel kuvayı milliye postası gazetelerini çıkarmaya başlayan dergimiz, yaşanabilir bir doğa ve toplum kurma mücadelesine devam etmektedir.Sosyalist olduklarını iddia eden ve 1996’dan beri dergimizin önerilerine sağır kalan bir kısım gruplar, özellikle Apo’nun yakalanmasından sonra, sessizce ve derinden söylemlerini değiştirmeye, hiçbir özeleştiri yapmaya gerek görmeden eskiden küfrettikleri kimi değerlere sahip çıkmaya başladılar. Kendi açılarından umut verici bir gelişme olarak yorumlamak isteriz.Kendilerini ‘Atatürkçü’ ve ‘kemalist’ olarak adlandıran kesimlerin çoğunluğu ise dergimizi yok saymamakla birlikte önerilerimize yeterli ve gerekli duyarlılığı göster(e)mediler. Oldum olası “sınıfsal bakış açısı”na karşı alerji duyan bu kesim, hele son yeni dünya düzenci söylemden oldukça etkilenmiş görünüyor. “Artık temel çelişki ‘emek-sermaye’ çelişkisi olmaktan çıkmıştır. Bugün temel ve baş çelişki tüm bir ulusla dış emperyalizm arasındadır...” Burada gizli bir itiraf vardır. Demek ki daha önce temel ve baş çelişki ‘emek-sermaye’ çelişkisiymiş, şartlar değişmiş! Peki, baş çelişkinin ‘emek-sermaye’ çelişkisi olduğunu dolaylı da olsa kabul ettiğiniz “o zamanlar”da sizler bugünkünden farklı olan hangi düşünce ve davranışları gösterdiniz? Farzedelim ki bugünkü tavrınızda haklısınız. Peki dün neden sosyalistlerin yanında değildiniz? Geçmişte izlediğiniz yoldan gider aynı tutumlarda ısrar ederseniz, yeni 1946’lara ortam hazırlamış olmaz mısınız?  Daha çok öğretmen, öğretim üyesi ve kamu çalışanlarından oluşan ve aydın diyebileceğimiz bu kesimin en büyük zaafı; mevcut devlet mekanizmasını ele geçirenlerle yerli-yabancı holdinglerin organik bağını görememekten kaynaklanıyor. İlk kuruluş aşamasındaki halkçı, devrimci ve bağımsızlıkçı fonksiyonları, bugünkü devlet yapısından beklemek, tatlı ya da acı bir hayaldir. Bugünkü devlet mekanizması, içerde emperyalizme bağımlı, özelleştirmeci ve sömürüden yana, halkımızın ve ülkemizin çıkarlarına karşı bir yapıdadır. Dışarda ise özellikle Avrasya ve Ortadoğu’da yerli-yabancı ortaklı tekelci sermayenin çıkarlarına hizmet eder. Devlet mekanizmasını elinde bulunduran güçler artık ulusal ve ulusalcı, halkçı ve vatansever değiller. Önce bu konuda netleşmek gerekiyor. Yoksa ulus-devleti savunuyoruz diye emperyalizmin taşeronu durumuna indirgenmiş bir 40 haramiler çetesini savunuyor duruma düşebiliriz. Ya da sosyal hukuk devletini savunduğumuzu, kamu mülkiyetini koruyup geliştirdiğimizi zannederiz ama aslında savunduğumuzu sandığımız değerleri yoketmeye çalışan çete-şirket devletine hizmet ederiz. O devletin temsilcileri,  sanayi ve tarımsal KİT’leri yıllardır yerli-yabancı ortaklı holdinglere ucuz hammadde ve kredi kaynağı olarak peşkeş çekmediler mi? Toprak reformunu tozlu raflarda unutup kooperatifleşmeyi ‘gominizlik’ saymadılar mı? Feodal ve rantiye kesimleri palazlandırarak cumhuriyeti kasabalarda boğdurup köylülüğü gericiliğin örümcek ağlarına terk etmediler mi? Tüm devlet olanaklarını batılılaşacağız, sanayileşeceğiz diye montajcı, vurguncu, müteahhit, yabancı ortaklı holdinglere aktarmadılar mı? İşsizlere iş veriyoruz diye kafatasçı, gerici, tarikatçı kadroları buralarda beslemediler mi? Onun için devletin sınıfsal niteliğine bakmadan, onun kimin elinde olduğunu anlamadan yapılacak her iş, kaş yapayım derken göz çıkarmaya dönebilir. Özelleştirmeye hayır derken, örgütlü halkın girişim ve güdümündeki gerçek kamu işletmeciliği ile sahtesinin ayırdında değilsek, bilerek ya da bilmeyerek faşizme veya emperyalist amaçlı savaşlara hizmet eder duruma düşebilir, emperyalizmin oyununa gelebiliriz.Ulusal, demokratik, halkçı, devrimci, laik ve bağımsız bir sosyal hukuk cumhuriyetini korumaktan yanayım diyen herkes önce o cumhuriyeti yeniden kurmak, öyle bir devleti ve aynı özelliklere sahip bir iktidarı var etmek, yaşama geçirmek zorunda olduğunu unutmamalıdır. Olmayan bir şeyi korumaya kalkmak, ahmaklık değilse halkı kandırmaya çalışmaktır.İçerde cumhuriyetçi halk mı isteniyor; önce halkçı cumhuriyet programını hayata geçirmeliyiz. Dışarda, örneğin Avrasya ve Ortadoğu’da, kardeş mazlum halkların çıkarlarını ve ona paralel olarak ulusal çıkarlarını koruyan, etkin, güçlü ve lider bir Türkiye Cumhuriyeti mi isteniyor; önce gerçekten milliyetçi, ulusalcı, halkçı ve antiemperyalist, kendisi gibi ezilen ve sömürülen halklar ve ülkelerle kardeşçe dayanışmaya hazır bir devlet ve iktidara sahip Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratmalıyız. O ülkeleri ve halkları yolunacak kaz gibi gören “yerli” holdinglerin emrindeki devlet ve iktidarlar, ancak emperyalizmin maşası olabilir. Görüldüğü gibi esas mesele; ekonomi-politik iktidarın ve devletin, gerçek sahipleri tarafından, meşru ve demokratik olarak ele geçirilmesidir. Devlet mekanizması, halk tarafından ve halk için örgütlenmiş halkçı ve ulusalcı güçlerin elinde değilse, bunu gerçekleştirmeye yönelik düşünce ve davranışların dışındaki her türden iş ve eylem abesle iştigaldir, hatta karşı tarafa hizmet edebilir. “Atatürkçüyüm”, “Kemalistim” diyen herkes, önce, Gazi’nin neden Damat Ferit hükümetinden yana olmadığını, neden Anadolu’ya geçip Kuvayı Milliye ile yeni bir MECLİS, yeni bir DEVLET kurmaya kalktığını iyi anlamalıdır, kavramalıdır...Dergimizi yok sayan diğer bir kısım “ilerici” gruplar ise, her şeyi “28 Şubat Süreci”ne ısmarlamaya, ya da maddesi yok edilmiş, ruhu da teslim alınmak üzere olan Atatürkçülüğe havale etmeye pek hevesliler. İçlerinden bazıları bugün ülkemizin ve halkımızın içine düşürüldüğü duruma karşı önce “Sol Güç Birliği”, sonra “Ulusal Güçler Birliği” en son “Kurucu Meclis” laflarını etmekteler.Ülkemizde ilk kez Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kuvayı Milliyeciliğimizi yerli yerinde değerlendirmiş ve insanlık yararına güncel sentezlere vardırmıştır. “Halkçılık” ilkesini ve “Halkçılık Programı”nı da derinlemesine ilk inceleyen ve bu konuda aydınlarımızın ve halkımızın dikkatini çeken gene Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dır. Kuvayı Milliye dergisi ilk sayıdan beri bu önerileri işlemiş, antiemperyalist, antikapitalist ve halkçı bir reorganizasyon için çalışmıştır. Dergimiz, Halkçılık Programı’ndan hareketle, daha önce Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından 1961’de Milli Birlik Komitesi’ne sunulan Anayasa Teklifi’ni geliştirerek çeşitli platformlarda demokratik kitle-meslek örgütlerimize ve cumhuriyetçi kurumlarımıza sunmuştur.Sorunun ruhunu ve önemini anlamadan, dostlar alışverişte görsün örneği, tüm bu stratejik öneri ve programları sulandırıp taktikleştirerek  kendilerini vitrine sürmeye kalkanların mumu yatsıya kadar yanar. Halkçılık Programı, Batı ve İrtica, Sol Güç Birliği Kurultayı gibi toplantılar düzenleyip, senden önce bu önerilerileri aslına ve ruhuna uygun olarak dile getirenleri yok sayarsan; genel seçimlerden önce düzenlediğin “Sol Güç Birliği Kurultayı” toplantında tarafımızdan dile getirilen “Bu Meclis, bu anayasaya göre bile münfesihtir. Bu meclisle gidilecek seçimlerin sonucu bellidir. Seçim yarışına katılarak onları meşrulaştırmış oluruz. Halkımızın örgütlü kesimlerinin temsilcileri ile cumhuriyetçi kurumlarımızın temsilcilerinden oluşan, yeni bir anayasa, seçim sistemi, partiler, dernekler ve sendikalar yasası yapacak bir Kurucu Meclis gerçekleştirmek üzere düşünüp davranalım.” önerisini “Biz demokrasiden ayrılamayız.” diyerek “Seçimlerden Sol Güç Birliği İktidarı Çıkacak” ham hayaline kapılıp oylatmaya bile gerek görmezsen; seçimlerden sonra 12-13 Haziran’daki “Altı Ok Kurultayı”nda, gene davetsizler arasında olan dergimiz temsilcisinin, “gurur eşeklere yakışır” deyip söz alarak, “Sonuç bildirgesinde; emperyalizmin yeni oyunları derken Amerika ve Avrupa kanatları dile getiriliyor. Ancak, özellikle son yıllarda öne çıkan İsrail kanadı unutulmuş! Amerika ve İsrail sadece İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin parçalanması için çalışmıyorlar. GAP’ı da gasp ediyorlar. İsrail’in Türkiye ile imzaladığı askeri anlaşmalar ortada. Tüm bu nedenlerle sonuç bildirgesine, emperyalizmin yeni haylaz veled-i zinası  İsrail’in de konulmasını talep ediyoruz.” demesi üzerine “Yok Cezayir’i de koyalım” diye karşılık verirsen; bugün varlığını dergimizin öneri ve çabasına borçlu olan USİAD’ı kendi kurduğun yan örgütün gibi görüp göstermeye kalkarsan; ideolojini “allahsızlık” ekseninde müslümanlık aleyhine atıp tutmaktan başka bir temele dayandırmaz, Koç’lu Sabancılı finans-kapital emperyalizmini dün Tansu Çiller’e bugün Demirel’e ya da birkaç mafya artığının bileşkesine indirgemeye kalkarsan; önce 20. yüzyıl başında Lenin’in, menşevizmi teorik ve pratik olarak yenilgiye uğrattığı gibi Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama” eseriyle tarihin çöplüğüne atılan “Milli Demokratik Devrim” adlı küçükburjuva ütopyasını ve eski-yeni kadroculuğu ısıtıp tekrar gündeme getirmeye kalkarsan halkımızı değil ancak bazı aydınlarımızı “ikna etmiş” görüntüsü verebilirsin. Sosyalistler, yukarda örneklerini sıraladığımız densizlikte düşünüp davranamazlar.Emperyalizm Apo’yu “ötmediği için” ve “ötmemesi için” kurtarıyor...Türkiye Cumhuriyeti’nin “legal” kurum ve kuruluşları hızla illegaliteye gömülmeye, münfesih olmaya devam ediyorlar. 1990’lı yılların başından beri kendi koyduğu yasaları sonuna kadar (değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri hiçe sayarak) çiğneyen, Cumhuriyete, vatana ve halka ihanet eden parlamento ve tümüyle meclis üyelerinden sonra, Çankaya’nın arka bahçesini babasının çiftliğiymiş gibi Ford’a satmaya kalkan, “sınırlar değişecek, herşey değişecek, aman değişime ayak uyduralım” diyen makam sahipleri, demokratlığa soyunan Yargıtay başkanları, dün tarikatlarla, bugün ılımlı (gülen) islamla kolkola olan ve emperyalizmin tahkimli, kopenhaglı, AB’li mahkumiyetleri ile şahsi, zümrevi ve sınıfsal çıkarlarını birleştiren hükümetler... gaflet ve dalaleti geçelim, hiyanet içinde değiller mi? Batı’lı “dostlar”ın çıkarları uğruna halkımızla diğer Ortadoğu halklarının arasını açmaya çalışanlar ve onların “yerli” işbirlikçileri kime hizmet ediyorlar? Muhtemel bir Türkiye-İran, Irak ya da Suriye savaşı kimin çıkarlarına hizmet eder? Tüm bu “işler”in arkasındaki yerli-yabancı ortaklı holdingler, vatan ve millet satıcılıklarını “devletin çıkarları gereğidir” diye kime yutturabilirler? En son “Tepeden tırnağa demokratik değişim” çığlığı atanlar, “son sosyalist devleti ve devletçiliği yıkıyoruz, aman demokratikleşelim, çağdaşlaşalım” diyenler kime hizmet ediyor? Tüm bu “çan”lar kimin için çalıyor? “Hukuk Kurultayı”nı “Emperyalizme Entegre Oluş İçin ‘Demokratikleşme’ ve Apo’yu Kurtarma Kurultayı”na çevirmek isteyen ‘demokrat’ oturum başkanı, ulusal cumhuriyeti ve kamu hukukunu savunan kamu hukuku profesörünü azarlayıp susturmaya kalkıyor ve uzmanlık alanı olmadığı halde “bilimsel olmamakla” suçluyor. Yanındaki Alman katılımcıya yaranmaya çalışırcasına, “Türkiye’deki hukukçular böyle çağdışı görüşleri benimsemiyor artık” diye ahkam kesebiliyor. Ey bir kısım “hukukçular”! Sizi gidi guguk kuşları... Bu ülkede bu günleri görmüşcesine sadece “Demokratik Türkiye” “ya istiklal ya ölüm” dedikleri için asılan Denizleri kurtarmak için ne yaptınız? Bu ülkede 16, 17 yaşındaki çocuklar, benzeriniz bir kısım “doktor”ların raporlarıyla 18 yaşını bitirmiş gösterilip, sırf “tanrılar öyle istiyor” diye asılırken hangi cehennemde ne işle meşguldünüz? Sen ey “halkçı-devrimci-ulusalcı” başbakan! Sen ey “çakıltaşçı”! Evet sen meşhur avukat! Ya sen ak saçlı, ağır başlı yüce hakim! “Aman Demokratikleşelim! Apo asılmasın!” öyle mi? “Devletimizin yüce çıkarları gereği” ha! O kadar vatanseverdiniz de, Apo ve cinayet çetesi Amerikan, Alman, İsrail gizli servislerinden her türlü yardımı alırken ve bu sizler tarafından bilinirken, “kanı durdurmak” için ne diye bu “dost” ülkelere karşı en ufak bir tavır bile alamadınız? İkide bir İran’a ve Yunanistan’a nota vermekte pek kahraman dışişleriniz, neden dut yemiş bülbül kesildi? Hadi diyelim ki çok başarılı dışişleriniz bu basit gerçeği görmekten acizdir. Apo döndü dolaştı sahibine sığındı. Takke tamamen düştü. Kel göründü. Avrupa; başta Almanya, İtalya ve Yunanistan adamlarına sahip çıkmak zorunda kaldı. Aynı günlerde, Apo İtalya’da iken Türkiye’deki bir televizyon kanalı, bir şaklaban aracılığıyla hergün fiat palio dağıtmaya başladı. “Aman Türk-İtalyan dostluğu zarar görmesin!” “Apo Almanları ve İtalyanları kandırmış! Gerçekleri onlara anlatalım! Asmamak kaydıyla geri isteyelim!” Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin dışpolitikası olamaz. Ortada binlerce ölü var. Emperyalizmin “böl, parçala, yönet” politikası var. Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis Paşa’nın katillerine karşı, Türkiye’yi parçalamak isteyenlere karşı gerekirse harp ilan edemeyen “çakıltaşçı”nın da, “ulusalcı”nın da “milliyetçi”nin de canı cehenneme... Onların amacı vatanın ve devletin çıkarlarını savunmak olamaz. Kıbrıs çıkarmasından sonra ülkemize ambargo uygulayan ve haşhaş ekimini yasaklayan Amerika’dan yana tavır koyan “milliyetçi”lerimiz, aynı cibilliyetsizliklerinde ısrar ediyorlar. Kim demiş “değiştiler” diye? Bu olsa olsa, sahibinin sesi medyanın da hizmet ettiği amaca paralel olarak, en azından emperyalizmin dayatmalarına boyun eğmektir. Onun için; Apo hakkında verilen mahkeme kararı ve infaz süreci, şimdi o beyler neden asılmasın diyorlarsa aynı gerekçeyle sürdürülmelidir. Apo hakkında yargının verdiği infaz kararı, bir tek nedenle durdurulabilirdi. O da, Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek çıkarları doğrultusunda kayıtsız şartsız hizmet etmek koşuludur. Nedir Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarları? Bağımsız ve demokratik bir ulusal cumhuriyetin, vatanımızın ve halkımızın çıkarları ne ise odur. Apo’nun gerçekten konuşması ve PKK’nın elindeki tüm belge ve bilgileri Türkiye Cumhuriyeti Ordusu’na ve halkımıza aktarmasıdır... Hangi Amerikalı generalle ve CIA ajanıyla hangi planları yaptığı, hangi Alman istihbarat subayı ile Yunanistan üzerinden hangi yardımları almak üzere görüştüğü, hangi İsrail gizli servis ajanı ile nasıl anlaşmalar yaptığı ve hangi yardımları aldığı, Türk işbirlikçilerin (Cumhurbaşkanları ve demokrasi aşığı holding sahipleri dahil) kimlikleri vb. konularda bilgiler vermesi...Türkiye Cumhuriyeti’nin, halkımızın ve vatanımızın çıkarlarını koruyabilmek için bunlar açığa çıkarılmalıdır. İşte o zaman Apo, mahkeme kararına rağmen asılmayabilirdi. Ancak bugün devlet mekanizmasını elinde bulunduranlar ne ulusal bağımsızlıktan yanadır ne halkçıdır ne de vatansever. Bunu gerçekleştirebilmek için, ulusal bağımsızlıkçı, halkçı ve demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti’ne, aynı özelliklere sahip bir parlamentoya ve cumhurbaşkanına gereksinim vardır. Ancak bu şartlar oluştuğunda ve böyle bir erk tarafından hukukun nispeten formel kural, sonuç ve hükümleri, esnetilebilir, yumuşatılabilir. Halkımız ve kamuoyumuz ancak böyle haklı bir gerekçeyle ikna edilebilir.Bugünkü iktidar, Apo’nun konuşup gerçekleri anlatmasından korkmuyorsa ya da Apo’yu teslim alırken birilerine söz vermediyse, mahkeme kararını uygulama safhasına sokar, konuyu hemen meclise getirir. Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizmin dayatmalarına karşı direnir ve ulusal çıkarlarının gereğini yapmaya kararlı olduğunu gösterebilirse, Apo’nun dili çözülür ve PKK’nın tüm ilişkileriyle açığa çıkarılması sağlanır. Tabii bu arada Batı’lı “dostlar”ın ve yerli işbirlikçilerin de maskesi düşecektir. Apo’nun ele geçirildikten sonraki ilk sözleri  Batılı “dostlar”a da Türkiye Cumhuriyeti’ne de mesajdır. “Türkiye Cumhuriyeti’ne hizmete hazırım.” diyerek hem Batı’yı hem de Türkiye’yi uyarmış, sıkıştırmıştır. Hangi taraf ağır basarsa o tarafın lehine işleyecek süreç böylece başlamıştı. “Batı” mesajı almış ve asılmamasını garantilemek için AB aday üyeliği dahil Türkiye’ye her türlü baskıyı uygulamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü yöneticileri bu uydu ve bağımlı tutumlarını sürdürürlerse, olay faili meçhuller ve Susurluk gibi karanlığa gömülecek, Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanış süreci hızlanacaktır.Şimdi neden asmıyorlar Apo’yu Sayın “çakıltaşçı”lar, “ulusalcı”lar, “milliyetçi”ler ve gugukçular? Ne değişti? Dün hepsi hep bir ağızdan asıp keserek oy avcılığına çıkmamışlar gibi, bugün hepsi idama karşı! Dün aynı medya, “bölücübaşı”nı yargısız infazla asıp keserken bugün “mahzun” ve de suskun! Meğer Apo Türkiye’yi parçalamak niyetinde değil miymiş? Tüm algılama kabiliyetimiz 1980’den bu tarafa dumura mı uğramış? Yoksa aldatıldık mı? Onbinlerce ölü yalan mı? İç savaşa trilyonlarca lira harcanmadı mı? Ne yaptınız o kadar genci, bu kadar parayı? Bunlar doğruysa sizi önceki fikrinizden caydıran güç ya da olay ya da “şey” ney? Bu sorulara halkımızın huzurunda doğru cevap verecek babayiğit var mı?İdamın sorunu çözmeyeceğini biliyoruz. Ancak tıpkı türban olayındaki gibi, bu da bir politik tavır olacak. Dergimizin idam konusundaki görüşü; zorla tecavüz, ırza geçme suçu dışında idam cezasının tamamen kaldırılmasıdır. Ancak bugün emperyelizmin dayattığı küreselleşme, ulusal cumhuriyetleri, vatanları, ülkeleri ve halkları tehdit ediyor ve onların “ırz”ına geçmeye kalkıyor. Vatansever olmak ve halkçılık, evrensel insanlık değerlerini savunmanın ve evrensel nihai barışın ilk ve en önemli koşullarıdır. Bu nedenle; kişi olarak Sayın Abdullah Öcalan’a en ufak bir kin ve nefret duymamakla, hatta kimi düşünce, hal, hareket, davranış ve konuşmalarını sempatik, insancıl, naif bulmakla birlikte; emperyalizmin ve işbirlikçilerinin maskesini düşürmek ve ibret-i alem için yargı ve infaz sürecinin işletilmesinden yanayız. İnfazı durdurmak ya da sürdürmek; bu iki yolun şekli ve özü, 2000’li yıllarda Türkiye’nin, emperyalizmin fedailiğine mi yoksa mazlum halkların kurtuluş mücadelesine mi entegre olacağının bir göstergesi olacaktır.